8 Mart: Kadınların Yıllardır Anlatmaya Çalıştığı Şey

Çiçekler, iyi dilekler, kutlama mesajları… Oysa 8 Mart’ın ortaya çıkışı bir kutlamadan değil, bir itirazdan doğar. Kadınların hayatlarının değersizleştirildiği, emeklerinin görünmez kılındığı, bedenlerinin ve yaşamlarının denetlendiği bir dünyaya karşı söylenmiş kolektif bir sözün tarihidir 8 Mart. Bu yüzden 8 Mart’ı gerçekten anlamak için önce şu soruyu sormak gerekir: Kadınlar yıllardır ne anlatmaya çalışıyor?

Kadınların anlattığı şey yalnızca eşitsizlik değil. Kadınlar, hayatlarının çok erken yaşlardan itibaren nasıl düzenlendiğini, nasıl sınırlandığını ve nasıl sürekli gözetim altında tutulduğunu anlatıyor. Bir kız çocuğu büyürken bazı şeyleri çok erken öğrenir: Nerede durması gerektiğini, ne kadar konuşabileceğini, bedeninin nasıl görünmesi gerektiğini, neyin “ayıp” sayılacağını. Bu kurallar çoğu zaman açık açık söylenmez; bakışlarla, imalarla, uyarılarla, bazen de korkuyla öğretilir. Bir süre sonra ise kadınlar yalnızca dışarıdan denetlenmez, kendi üzerlerinde de bir denetim kurmaya başlarlar.

Psikoloji tam da burada devreye girer. Çünkü iktidar yalnızca dışarıdan kurulan bir güç değildir; zamanla içselleştirilir. İnsanların kendi kendilerine koydukları sınırlar haline gelir. Kadınların hayatında utanç duygusunun bu kadar merkezi olmasının nedeni de budur. Utanç, insanın yalnızca davranışlarını değil varoluşunu hedef alan bir duygudur. Birine yanlış bir şey yaptığını söylemek başka bir şeydir; o insanın kendisinin yanlış olduğunu hissettirmek ise bambaşka bir şey. Kadınlar tarih boyunca tam da bu ikinci duyguyla “terbiye” edilmeye çalışıldı. Çok gülen kadın, çok konuşan kadın, çok isteyen kadın, çok görünen kadın… Bir şekilde “fazla” bulunan kadın.

“Biraz daha dikkatli ol.”
“Biraz daha kapalı ol.”
“Biraz daha sessiz ol.”

Bu cümleler yalnızca bireysel öğütler değildir; bir düzenin dilidir. Kadınlardan sürekli olarak biraz daha küçülmeleri, biraz daha geri çekilmeleri, biraz daha az yer kaplamaları istenir. Çünkü sınırlarını zorlayan her kadın o düzeni rahatsız eder. Ve bu rahatsızlık çoğu zaman kadınların davranışlarına değil, kadınların varlığına yönelir.

Bu yüzden kadınlar yıllardır yalnızca bireysel şiddet hikâyelerini anlatmıyor. Kadınlar şiddetin nasıl mümkün hale geldiğini anlatıyor. Bir kadına yönelik şiddetin ardından sorulan sorular bile bunu açıkça gösterir: Neden oradaydı? Neden o saatte dışarıdaydı? Neden o kıyafeti giymişti? Bu soruların ortak noktası şudur: Failin eylemini sorgulamak yerine kadının davranışını sorgulamak. Böylece sorumluluk failden uzaklaşır ve kadının açıklaması gereken bir meseleye dönüşür. İşte kadınların itiraz ettiği düzen tam olarak budur.

Kadınların öfkesi tam da buradan doğuyor. Çünkü kadınlar yalnızca tekil olaylara değil, bu olayları mümkün kılan zihniyete itiraz ediyor. Şiddet yalnızca fiziksel bir saldırı değildir; aynı zamanda sürekli bir tehdittir. Bir kadının gece yürürken anahtarını elinde tutması, taksiye bindiğinde konumunu paylaşması, eve dönerken arkasını kontrol etmesi, bunların hepsi bu tehdidin gündelik hayatın içine ne kadar yerleştiğini gösterir. Bu, yalnızca güvenlik meselesi değildir. Bu, insanın dünyayla kurduğu temel güven duygusunun meselesidir.

Psikolojide güven duygusu insanın ruhsal bütünlüğünün temel taşlarından biri olarak kabul edilir. İnsan kendini güvende hissetmediği bir dünyada sürekli tetikte yaşar. Kronik olarak, tetikte yaşamak insanın yalnızca davranışlarını değil, kendilik algısını da etkiler. Kadınların yıllardır anlattığı şey tam olarak budur: Birçok kadın için dünya hâlâ eşit şekilde yaşanabilen bir yer değildir.

Bu nedenle 8 Mart yalnızca eşit hakların konuşulduğu bir gün değildir. Aynı zamanda kadınların şu çok temel talebinin dile getirildiği bir gündür: Korkmadan yaşamak. Bedenleri üzerinde sürekli söz söylenen, varlıkları sürekli sorgulanan, hayatları sürekli sınırlandırılan kadınlar artık bunun normal olmadığını söylüyor. Bu öfke yalnızca bir tepki değil; aynı zamanda bir farkındalıktır. Çünkü kadınlar çok uzun zamandır yaşadıkları şeyin bireysel kaderleri değil, toplumsal bir düzenin sonucu olduğunu görüyor.

Kadınlar yalnızca yaşadıkları deneyimleri anlatmıyor; o deneyimleri mümkün kılan düzeni de görünür kılıyorlar.

8 Mart’ın anlamı tam olarak burada yatıyor. Bu gün, kadınların yıllardır söyledikleri şeyi gerçekten duymaya cesaret etme günü. Çünkü kadınlar çok uzun zamandır aynı şeyi söylüyor: Bu dünyanın kadınlar için daha güvenli, daha adil ve daha yaşanabilir bir yer olması mümkün. Ama bunun olabilmesi için önce kadınların anlattıklarını gerçekten duymak gerekiyor.

Klinik Psikolog Alara Şevval Keskin

Previous
Previous

Kadın Cinayetleri ve Toplumsal Şiddetin Kadınların Psikolojisi Üzerindeki Etkileri

Next
Next

Psikolojik Değişim Neden Zaman Alır?